19 Şubat 2011 Cumartesi

Sihirli değnek







O sabah başı ağrıyarak uyanmıştı, sanki kafasına biri vurmuş da onun ağrısını çekiyor gibiydi; sahi kafasında ufak bir şişlik de vardı. Yatağında kafasını çarpabileceği bir yer de yoktu, neyse dedi, üstünde durmadı, her zamanki gibi bir gün işte diyip günlük işlerini yapmaya koyuldu. İnsanlar... Sadece daha önce inandırıldıkları, gördükleri şeylere inanıyorlardı, yeni birşeyler olabileceğine inanmıyorlardı. O sabah başındaki şişliğin nedenini sorgulasaydı belki neden olduğunu bulamayacaktı; ama merak etmesi bile yeterdi.
Filmlerin sonunu tahmin edemeyen adamlardandı. Tahmin etmeye de uğraşmazdı. Mutlu sonlar da tatmin etmezdi onu. ‘Peki ya sonra?’ diye sorardı. Bitti ama ya sonrası, sonrasında noldu, nasıl yaşadılar sonsuza dek mutlu?
Genellikle saçmalardı. Saçmaladığını düşünürdü, düşündükçe canı sıkılırdı. Tam da yine bir takım saçmalıklara kafa yorarken bugünün pazar olduğunu fark etti. Boş yere erken kalkmıştı. Günleri, saatleri birbirine girdiğinden farkında olmamıştı tatil olduğunun. Sevgilisi onu terk ettiğinden beri pazar günleri yapacak birşey bulamıyordu. Pek arkadaşı yoktu, sevgilisi de yok olunca o boş hayatında koca bir boşluk daha açılmıştı. Aslında onu sevmiyordu, sadece zamanın geçmesine yardımcı olan güzel bir kızdı işte.
Eski sevgilisini, işini, evini düşünürken bir saat geçmişti. Elini kafasına götürdü, şişlik hala ağrıyordu. Bir bu eksikti diye söylendi. Oturdu, dakikalar boyunca hiç birşey yapmadan oturdu. Dışarı çıksaydı bir... Birşeylerin değiştiğini fark edecekti, yapmadı.
Dolabı karıştırdı, doktoru uzun süre önce antidepresan önermişti. Doktoru demişken, aslında bir kere gitmişti; ilaç kullanma fikri saçma gelmişti hep, o yüzden bir daha gitmemeye karar vermişti ama yine de almıştı önerilen hapları. Tek derdi konuşmaktı aslında, ilaç falan hikaye. Suratına baktı. 30 yıldır kendinden şikayet eden bu adamı görmek sinirlerini bozuyordu artık. Baktı, kirli sakalın ona yakıştığını fark etti. Aslında o kadar çirkin bir adam olmadığını da kabul etti ilk defa.Kafasındaki şişliğe takıldı gözü bir ara, es geçti yine. Mavi gözleri çoğu kişide hayranlık uyandırmıştı bir zamanlar. Ne kadar boş baktıklarını düşündü. Saçlarını karıştırmaya başladı, sakallarına ne şekil verebileceğine baktı. Belki boş muhabbetler yapmayı özlemişti. ‘Oğlum bak şurdan favorileri bırakcam, şuraları kescem, burası da kalcak’ diye konuşmak istiyordu arkadaşlarıyla. Ya da barda kestiği kızı götüremeyişini anlatacaktı; bu konularda ne kadar beceriksiz olduğunu.
Konuşamadı. Antidepresanların o kadar da gereksiz olmadığını düşündü. Dolapta, Amerikan dizilerine özendiği zamanlardan kalma bira şişeleri vardı. İşten gelince bir tane açıp televizyonun karşısına geçip keyif yaparım diyordu her gün. Ama hiç yapamadı. Tam zamanı, diye düşündü. Elleri ilaçlara giderken titremedi, kimseyi aramak da geçmedi aklından, arayamazdı da zaten. Bir kutu ilaç, birkaç bira; derdine derman bu kadar basitti işte.
Sızdı, yavaş yavaş sızdı. Bir ara aklı kafasındaki şişliğe takıldı, ama sonra unuttu.
Sonra uyudu.
Sonra...
O şişliğe neyin neden olduğunu öğrenemedi, meraklı bir adam olmamıştı hiç.



16 Şubat 2011 Çarşamba

Bir deniz macerası




Yazları çoğu çekirdek aile gibi bazı hafta sonları denize giderdik. Sabah erkenden kalkar, bi heycanla kahvaltımızı yapar, ‘hadii çıkmıyo muyuz’ diye babamın başının etini yerdik ve en nihayet arabaya bindiğimizde yolculuk başlardı. Küçükken ne kadar güzelmiş o yollar, apayrı bi heyecan; çocukken mutluluk daha mutluydu.
Ancak denize gittiğimiz o gün olacakların hiç birinden haberim yoktu, hiç birşeyin farkında değildim. Annem tarafından giydirilmiş, hazırlanmış, annemin kucağında –muhtemelen- arabaya bindirilmiştim. Yolda da uyumuşumdur heralde. 4 yaşına kadar konuşamamış bir velet olarak yol boyunca gevezelik edip başlarını da şişirmemişimdir bizimkilerin. Mesela o zamanki konuşamamalarımın acısını çıkarıyor olabilirim şimdi ama konumuz bu değil.
Bu hikayeden bana anlatılana kadar haberim yoktu. Öğrendiğim zaman ‘vaay’ dedim, ‘ölümün kıyısından dönmüşüm meğersem’. Yok be demedim öyle, annem anlattığında da küçüktüm zaten, ‘enee ölcekmişim, pis abim’ falan gibisinden bişey demiştim.
Gelelim olay gününe ve saatine. O zamanlarda sessiz sakin, abisinden başka kimseye eziyet etmeyen bir yavrucaktım. Deniz pırıl pırıl, altın sarısı kumlar; ortam güzel ,dünya güzel, sen güzelsin... Ehem, neyse öyle bir güzellik içerisinde ben de cup cup suya atlıyıp çıkıyormuşum ki yaş taş çatlasa 1.5-2(3-4 yaşlarındaydım yazmıştım da anneme onaylattım, doğrusu buymuş). Hani o zamanki halimi gören ilerde iyi yüzer bu çocuk falan demiştir içinden de. Malesef hayatta kalacak kadar yüzme bilen, iki dakkada bi nefesi tıkanan bi insan oldum sonradan. Mesela anasınıfının da o zamanlar bana yetersiz geldiğini düşünürdüm, kendi kendime matematikle uğraşırdım; özellikle kümelerle. Halimi gören ‘bu kızın kafası matematiğe iyi basar ilerde’ diye de düşünmüş olabilir ama başta kümeler olmak üzere matematikten tiksindim hep ki bu hikayeyi de başka zamana saklamalıyım.
Neyse efendim ben uslu uslu oynarken canım abim küreğini kaybetmiş, başlamış ağlamaya. Annem beni gözden kaçırmamak için izlerken o an dikkati abime kaymış. Annemle babam abimi susturmaya çalışırken annem bi dönmüş kız yok ortada! Bir panik tabi küçücük kız nere gider tek başına. Bakmışlar, bakmışlar yok işte ortada. Sonra ulaşmışlar ama çok geç olmuş iş işten geçmiş... Yok yok öyle olsa nası yazsın bunları size. Adamın biri beni tut baş aşağı bi balık gibi sallaya sallaya getir kıyıya! Deniz derinleşiyormuş bi yerde, ben de gitmişim orya kadar, adam da boğulurken beni görmüş kurtarmış orda. Sonra fotoğrafımı çekmiş. ‘Aha bakın bunu ben kurtardım’ gibisinden saklamak mı istedi fotoğrafımı, naptı tabi bilemiyorum.
Ah tabi bana kavuşunca bizimkilerden yaşlar boşanmış, böyle bi sarılmalar, ağlamalar, sızlanmalar... Uf yok bunlar da olmamıştır kesin, ama siz olmuş sayın olur mu, dramatik olsun biraz. İşte mesela o gün beynime bi yerlerden su sızdı, mutluluk kutum kısa devre yaptı diye düşünüyorum. Hatta düşünmüyorum, bence öyle.














15 Şubat 2011 Salı

Bir garip aşk





O bana bakıyordu, ben de ona. Kimi zaman o kaçırıyordu gözlerini, kimi zamansa ben. Kitap okumaya çalıştıkça dikkatim dağılıyor, gözlerim ona doğru kayıyordu. O ise bir yandan uyumaya çalışıyor bir yandan da rahatsız olup gözlerini dikiyordu üstüme.
Bir on dakika bakıştıktan sonra ikimiz de bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştık, ancak gözlerimizi yine de birbirimizden alamıyorduk. Ben onun dünyadaki en saf yaratık olduğunu düşünürken, onun hiç birşey düşünmediğine nerdeyse emindim. ‘Öküz işte ne düşüncek allaan odunu’ şeklinde düşünmez değildi; sadece düşünemezdi. Ama yine de benim ne kadar süfer bir insan olduğumu düşündüğünü düşünmek istiyordum. Ah şu insanoğlunun uslanmaz egosu.
Gerçi düşünse bile ‘şu dallama bi bakmayı kesse ne de güzel uyicam halbuki’ diye düşünmekten ileri gitmezdi.
Ben ona hayrandım; her davranışına, yemek yiyişine, koşuşuna bile. Oturup hiç birşey yapmasa bile sıkılmadan bütün gün onu izleyebilirdim. O ise bu davranışımdan sıkılmaktan ve karşımda esnemekten başka birşey yapmazdı. Aşkımın karşılıksız olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama o istese de karşılık veremezdi; ne olur suçlamayın onu.
İki yılı aşkın süredir birlikteydik. İstediklerini elde etmek için yanıma sokulur, onun dışında pek yüz vermezdi. ‘Ye, iç, yat’ felsefesini layıkıyla gerçekleştiriyordu. Ona özeniyordum; yapamadığım, olamadığım herşey onda vardı. Belki de o yüzden böyle çok seviyordum. Hayatıma ilk girdiğinde bu kadar seveceğimi bilemezdim.
Dans etmeyi sevmezdim, ta ki onunla dans edene kadar. Onun o sıcaklığını hissetmek her daim huzur vermiştir bana. Ancak o çok fazla sıcaklıyordu belli ki benim ona yakın olduğum zamanlarda, o yüzden fazla uzatmadan çekip giderdi. Bense birşey demezdim, hemen bunalan bir bünyeye sahip olması onun suçu değildi ya? Onlar yanlış biliyor, onun suçu değil bu, kader oyunu değil bu, hayır bu benim suçum da değil.
O bir mucize... O bir harika yaratık... O bir kedi!
Şöyle bi oturup kitap okutturmadı kaç dakkadır onu izliyorum. Sıpa kalktı sonra dedim ya çıkarcı işte iki sevdirdi kendini sonra gitti mamanın başına. Gözlerini yidiğim öyle güzel bakıyor ki o yusyuvarlacık gözleriyle!
 Bi de bu var ki bi kedinin bütün davranışlarının özeti niteliğinde, pek sevdim:











Hoşbuldum



Merhabalaar.
 Muhtemelen eski blogumdaki bir tık aracılığı ile bu blogla karşılaştınız, tanıştınız. Hoşgeldiniz.
Bayadır yeni bir blog açma fikri vardı kafamda. Sıkılgan bir insanım. ‘Labirentte’ de açılalı sanıyorum 1 yılı geçti ya da 1 yıl kadar anca oldu. Aslında 'labirentte' değildi adres ilk açıldığında, sonradan öyle oldu. Blogun tamamen bana kalmasının üstünden 1 yıl geçmek  üzere, yıldönümümüzü kutlayamadan ‘çekip gidesim var artıık yalan dünyadan’ dedim. Bilinçaltımdan nerden çıktın Tuğba Özerk, git bakiim ait olduğun yere(Kimin söylediğini bilmiyomuşum aslında şarkıyı, zira Yusuf Güney yazmıştım isme, neyse ki sıçızlamadan gugılda arattım ve doğru isme ulaştım.)
Buraya geçiş amacım aslında sıkılganlığımdan ziyade değişimden kaynaklanıyor. Şöyle eski yazılarıma bakıyorum bir, sonra yenilere; belki herkes tarafından anlaşılan, belki de sadece benim anlayabildiğim bir tarz değişikliği mevcut. ‘Yeni bir tarz, yeni bir blog, yeni bir ben lazım’ diyerekten niyet ettim yeni bir blog açmaya.
RAmen.